Özellikle felsefeciler, filozoflar akıl üzerine çok şey söylemiş, muhtelif tarifler yapmışlardır. En özlü ve en kapsamlı tanımlamalarından birisini Bediüzzaman Said Nursî yapmıştır. Burada kısa bir değerlendirme yapacağız.
İdrak âleti olan akıl, felsefî anlamda, insana has düşünme ve eşyanın sebeplerini yakalama melekesidir. Diğer duygularımız gibi, aklın da çeşitli tanımları yapılabilir. Bediüzzaman aklı; şuurdan ve histen süzülmüş şuurun bir özeti;1 insanın en kıymetli cihazı;2 nurânî bir cevher;3 kâinatın sırlarını açan bir anahtar;4 âlemde tecellî eden Allah’ın isim ve sıfatlarını inceleyen bir âlet; tabiattaki sırları çözen bir keşşaf; insanı sonsuz hayatın mutluluğuna hazırlayan Rabbânî bir mürşid, yol gösterici;5 delil üzere giden;6 insana yüksek maksatlar ve bâkî meyveler gösteren hikmetli bir hediye;7 zâtıyla maddeden mücerret (soyut), fiiliyle maddeyle ilgili bir cevher, şeklinde tanımlar.
Akıl bir hakemdir. Doğru ile eğriyi, iyi ile kötüyü birbirinden ayırır, güzel
Devamını oku »
Her düşünce yapısının, her mütefekkirin kendine has bir hizmet stratejisi, bir metodu, bir sistemi, üslûbu vardır. Bediüzzaman’ın Risâle-i Nur ile ortaya koyduğu sistem ve metod ise, muhteşem bir orijinalliğe sahiptir. Dolayısıyla biz, onu kendi kafamıza göre şekillendiremeyiz. onu kendimize değil, kendimizi ona uyarlamaya çalışmalıyız. Risâle-i Nur hizmetlerini anlamaya çalışmalı, ancak, aklımızı karıştırmamalıyız. Yani, “Üstad o zaman böyle söyledi, ama aslında şöyle de olabilir, böyle yapsak daha uygundur, bugünkü şartlara göre şöyle bir metod izlemeliyiz?” gibi bir yola sapamayız.
“Kafa fenerimizle hareket etmeme” meselesini Zübeyir Gündüzalp’in ifadelerinden de çıkarabiliriz. Ki, Üstad’ın hizmetine girdiği ilk günlerde, “Şunu yap, bunu yap!” diye dört vazife birden verince, Zübeyir Ağabey ilk zamanlar bocalar. Çocukluğundan beri Bediüzzaman’ın yanında yetişen Ceylan Çalışkan’a gider:
“Herhalde Üstadın işini yapamayacağım!” der.
Devamını oku »
Bir gün yeğeni Abdurrahman’a, “Git, bana falan matbaa müdürünü çağır, gel” dedi.Abdurrahman çabucak gitti, matbaa müdürünü buldu ve “Bediüzzaman sizi çağırıyor,” dedi. “Müsaitseniz hemen gelin.”Müdür, “Geliyorum” dedi ve işlerini toparlayarak matbaadan çıktı. Beraber Üstadın yanına geldiler. Bediüzzaman, yeni birkaç eser yazmıştı, bunları bastıracaktı. Müdüre, “Kardeşim bu eserlerimi bastırmak istiyorum” dedi ve sayfalar halindeki çalışmalarını verdi. Yeğenine de, “Abdurrahman, biriktirdiğin paraları getir, müdür beye ver” dedi.O günlerde Darü’l-Hikmette üye idi. Buradan iyi maaş alıyordu. Geçimlerini sağlayacak kadarını ayırıyor, kalan miktarını da yeğeni Abdurrahman’a veriyordu. Abdurrahman da bu paraları biriktiriyordu. Epeyce paraları olmuştu.Abdurrahman şaşırdı. Bu paraları biriktirirken ne hayaller kuruyordu.Gözyaşları içinde gitti, paraları getirdi ve müdüre verdi. Devamını oku »
Çoluk çocuk, genç ihtiyar binlerce insan gözyaşları içinde memleketlerinden ayrılıyorlardı. Doğuda büyük bir ayaklanma çıkmış ve bu bahaneyle bölgede sözü geçen ağalar, paşalar, âlimler aileleriyle birlikte sürgüne gönderiliyorlardı.Bediüzzaman da Erek Dağındaki dershanesinden alınarak Van’a getirilmiş ve bu sürgün kafilesine katılmıştı. İsyana katılmak şöyle dursun, pek çok insanı bu harekete katılmaktan alıkoymuş, yapıcı dersler vermişti.Kurunun yanında yaş da yanıyordu.Kafile, yolculuk esnasında çeşitli yerlerde konaklıyordu. Bediüzzaman geceleri yalnız başına bir odada kalmak, ibadetle meşgul olmak istiyordu. Komutana, “Beni yalnız bir odaya bırakın, geceleri kimseyi rahatsız etmek istemiyorum” dedi. Devamını oku »