Alasdair MacIntyre’ın da iddia ettiği gibi Aydınlanma, bize ‘hayat, özgürlük ve saadet arayışı’ gibi idealleri veren ve iyilik, doğruluk ve adalet gibi ahlakî kavramları yeniden tanımlayan bir dönem olarak yüceltilmiştir. MacIntyre özellikle Aydınlanma projesinin ahlakîliği bir taraftan onu insan doğası algılayışının üzerine rasyonel olarak yerleştirirken diğer taraftan onu her türlü erekbilimsel (teleolojik) destekten arındırmak suretiyle doğrulama gayretine girişmesini eleştirir. Doğal bilimler Aristocu erekbilim yaklaşımının fizik ve biyoloji alanlarındaki geçersizliğini ispat ettiğinden Aydınlanma filozofları aynısını ahlak teorisi için de yapabileceklerini düşünmüşlerdi. Sonuçta ellerinde kalan bir taraftan doğrulamak istedikleri özel bir Hıristiyan burjuva ahlakı, diğer taraftan da insan doğasının gerçekliğine dair yine özel bir anlayıştı. Baskın olarak seküler çevrelerde yetişmiş insanlar olarak bizler dilbilimci Uwe Poerksen’in modüler dilin ‘tiranlığı’ adını verdiği olayla sürekli karşı karşıyayızdır. Aslında ‘itina’ veya ‘refah’ veya ‘yaşam kalitesi’ diye bir şey yoktur; ama bu sözler gerçek manaları hiçbir zaman sorgulanmadığı halde pek çok insan için güzel ve faydalı manalar işmam ederler. Adalet de böyle bir sözdür. Devamını oku »
Sevgilime

Bu gece yine seni düşünmeye başladım. Yine dediğime bakma, başka gecelerde bu kadar düşünmüyorum, gafletteyim aslında. Bu geceyi özel kılansa, senden duyduğum bir cümleydi.
Kendime, bu fırsatı kaçırma kalk konuş, dedim.
Ama sabah dörde kadar kalbimden yol bulup aklımdan geçenleri rüyalarıma harç yapıp erteledim.
Dilim belki tercüman olamaz, ne söylediğimi görmem lazım ve de başkaları görsün diye, yazmaya başladım. Şimdi sana sesleniyorum, öncelikle itiraf ediyorum.
Seni sevdiğimi, hem de çok sevdiğimi sana defalarca söyledim, biliyorsun. Senden önce de sevdiklerim oldu bunu da duydun, ama sen başkaydın. Benim dünyamı değiştirdin. Diğerleri artık sadece senin güzelliğini artırıyordu dünyamda. Seninle bakmaya başladım hayata, seninle görmeye başladım kendimde kendimi, bendeki beni.
San’atçılar yaşlanıp hatıralarını yazmaya başlayınca, haklarında ilginç bilgilere de erişiyoruz. Livaneli’nin Sevdalım Hayat adlı son kitabı da bunlardan.
Zafer dergisinde (Kasım 2007) yayınlanan habere göre Zülfü Livaneli, gençliğinde bir yaz tatili boyunca Said Nursî’nin kitaplarını okumuş. Kendisine Said Nursî’den bahseden arkadaşları, eline onun bir kitabını, Asa-yı Musa’yı tutuşturmuşlar önce.
Kitabın üslûbunu ilginç ve ateşli bulan Livaneli, kitapta bir edebiyat tadı bulunduğunu itiraf ediyor. Muhtevaya gelince; okuduğu Kader bahsini Bediüzzaman’ın sanki Balzac’la, Kierkegaard’la, Camus’yla polemiğe giriyor gibi yazması ve çok mantıklı cevaplar vermesi karşısında hayran kaldığını ifade eden Livaneli, o yaz tatili boyunca kendisine verilen Said Nursî kitaplarını da bekletmeden okumuş. Devamını oku »
Nurcular ve solcular
Dünkü köşe yazısında Ömer Laçiner’in ağzından 70′li yıllara ait bir hatırayı nakleden Emre Aköz, muhtemelen farkına varmadan bazı yanlış algılamalara sebebiyet vermiş.
Aktarılan hatıraya göre, özetle, hapishanede tutuklu bulunan solcu bir grup mahkûmun yanına, ayrıca “Nurcular” diye bilinen bir grup vatandaş getirilmiş… Bir–iki gün sonra, Nurcular avluya çıkarılıp bir güzel dövülmüşler. Solcular ise, bu duruma itiraz etmişler.
Dayağın sebebi şudur: Koğuşta namaz kılan Nurcular, kıble tarafına kasten getirilip asılmış olan “Atatürk posteri”ni namaz esnasında örtüyle kapatıyorlar.
Solcular olayı öğrenince, güya “Olmaz böyle şey, adamların inancına nasıl müdahale edersiniz ” diye bastırmışlar.
Aköz, hatıranın devamını şu sözlerle aktarıyor: Devamını oku »